Film festivali, yüzyıla tanık olmak…
25. yaşını kutlayan, İstanbul Film Festivali, Türkiye’nin en önemli sanat etkinliklerinden biri oldu. Festival, T.S. Eliot’un ayların en zalimi dediği nisanı, İstanbullular, hatta diğer illerden gelenlerle birlikte, hepimiz için bir sanatsal “şenliğe”, şölene dönüştürüyor. Geçen yüzyılın en önemli tanığı, belleği, aynası ve kimi zaman vicdanı sinemaydı. Görünen o ki yaşadığımız yüzyıla da damgasını sinema vuracak. Tarihi tarihçilere, siyaseti siyasetçilere bırakmayan, sıradan insanlara, bağımlı-bağımsız tüm seslere “şans veren”, derdini/dilini izletme şansı tanıyan 7. sanat, gerçekten yaşamın her yerinde artık: Düşündürüyor, eğlendiriyor, korkutuyor, sarsıyor… İstanbul Film Festivali’ni, sinema günlerinden bir festivale, oradan 25. yaşına kadar taşıyan İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın tüm yönetici ve çalışanlarına, festival izleyicilerine büyük bir gönül borcumuz var. Birkaç özel televizyon kanalında hayat bulabilecek, izlenebilecek bir “Dünya”yı, kentimize, bir sinema salonuna kadar getiriyor, ulaşılabilir kılıyorlar. Onat Kutlar’ın dediği gibi bir “şenlik” olan sinemayı, hepimizin şenliği yapmayı başarıyorlar, bu yıl da başardılar. Sinema, tanıklık ederken, sadece önemli, tarihi, politik kırılma noktalarını değil, sokak aralarına, bir yatak odasına ya da fabrika tezgahına sıkışmış acıları, sevinçleri, varolma kaygılarını da belgeledi. Kameranın sağladığı farklı anlatım özellikleri, sinemanın bakış açısını genişletmekle kalmadı, mutlulukların, dramların, bilinç altında gizli kalması için çaba harcadıklarımızın gün ışığına çıkmasına da aracılık etti. Karanlık salonlarda, perdeye yansıyan aydınlığın açtığı yoldan ilerledik, yeniden iletişim kurduk, kendimize sakladıklarımızla ya da öyle sandıklarımızla… Sadece bir yüzyıllık geçmişine rağmen sinema, artık büyük bir endüstri. Günümüzde, gelişen dijital teknolojinin sunduğu olanaklar, yönetmenlerin diliyle, kurguyla, senaryoyla birleşince ticari olduğu kadar sanatsal ve kitlesel ürünlere dönüşebiliyor. Amacı hasılat olan filmler, endüstrinin de can damarı. Hatta hasılat, filmlerin başarıları ve yönetmenlerin yeni film projeleri alabilmeleri için neredeyse en temel koşul. Maddi gücü elinde tutan yapımcıların filmler üzerindeki etkisini, Festival’deki belgesellerini izledikten sonra seyircilerin söyleşi olanağı bulduğu ünlü İtalyan Yönetmen Vittorio De Seta, çok güzel örnekledi: “Bir ressam, başında bir prodüktör dursa, renklerine karışsa, ne kadar rahat çalışabilir? Nasıl Yaratıcı ve özgün olabilir? Van Gogh ya da Modigliani'yi böyle (prodüktörle) çalışırken düşünebiliyor musunuz?” Festival, bu yıl da geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi, yapımcıların insafına, hasılat kaygısına terk edilmemiş, kendi dili ile insani duyarlılıklarımıza, en gizli fantezi ve arzularımıza, korkularımıza el atan, seslenen yapımlara yer verdi. Özellikle 25 yıl. nedeniyle “25 yılın en iyileri” bölümünde, bugüne kadar festivalde gösterilen tüm filmler arasından İstanbul Film Festivali Danışma Kurulu tarafından seçilen 24 film, festivalin aldığı yolun “çok sıkı” bir özeti niteliğindeydi. Çarpıcılığı ve sinemasal özellikleriyle gösterildikleri yıllarda öne çıkan bu filmler dışında Festival, Kadınlara Hürriyet, Dünya Sinemalarından, Sinemada İnsan Hakları, Geleceğin Ustaları, Belgesel bölümleriyle politik ve kültürel eleştirelliği cesurca kendi sanatlarına yansıtan yönetmenlere sanatçılara da yer verdi. Uzun yıllardır bu yaklaşımı koruyan İstanbul Film Festivali sayesinde tüm seyirciler, hayata yaklaşma, dünyaya ait olana “kayıtsız” kalmama şansını da elde ediyorlar. Sinema, günümüzün en önemli sanat dalı olmayı başardı. Ancak, sadece “sanat” için yapılmıyor sinema, propagandayla özdeş, kitleleri kimi zaman manipüle edecek, yabancılaştıracak, hatta hasılat odaklı filmlerle, üstü örtülü ya da örtüsüz farklı yaşam tercihlerine, tüketime yönlendirecek bir iletişim aracı olarak da kullanılıyor. Festivalin katkılarıyla da sinema, ülkemizde, yerli yapımlarla bu araçsallığın dışına daha fazla taşmaya, özgün ve farklı arayışlarla kendi yolunu çizmeye başladı. Festivalin meraklı izleyicileri, genç-olgun sinemacılara dönüştü, dönüşüyor. Yerli filmlerin festivalde gördüğü destek, ödüller, izleyicilerden aldığı tepkiler, dolu salonlar, prototipler sineması yerine, kendi arketiplerimize yönelecek kameranın da zamanla daha fazla yaşam alanı bulacağı anlamına geliyor. Kamerayı kendimize, değerlerimize, tarihimize, kentlerimize, yüzümüze, yüzsüzlüklerimize daha çok çevirmeyi başardığımız zaman, işte o zaman, seyredin asıl filmi, görün “şenliği”… O. Suat Özçelebi / 18.04.2006
 |
 |
|