Yazar olmak, işini iyi yapmak...
Babalar, oğullar ve hayat üzerine, Nobel edebiyat ödülünün "edebiyat ödülü" olduğunu gösteren bir konuşma dinledik Pamuk'tan. Dinleyicilerini Pamuk'un içten ve çocuksu telaşıyla saran konuşma, eminim sonunda birçoğumuzu gözyaşlarını saklayamadığı bir biçimde kavradı. Türkçe bir konuşma yapması, ödülün Türkçeye verildiğini tüm dünyaya ilan eden başlı başına bir manifestoydu.
Konuşma sırasında şunu sorduk kendimize: Gerçekten, hepimizin evinde bir “baba bavulu”, dolu ya da boş, ama hep bizimle hayatımıza eşlik etmiyor mu? Televizyonun başında Orhan Pamuk’u dinlerken, tekrar büyük gurur duydum: Hem Pamuk'un ödülünden hem de konuşmasından.
Kendi gibiydi, tüm konuşması boyunca Pamuk: Heyecanı, konuşmasını kesintisiz sürdürme telaşı, kimi sözcüklere yaptığı vurgular, kendisine yönelik birçok eleştiriye polemik kaygısı taşımadan verdiği içten yanıtlar. Bir edebiyat adamı olduğunun altını, kitapları dışında da tüm dünya önünde bir kez daha çok kalın çizgilerle çizdi.
Ondan bir kutlamayı esirgeyen Cumhurbaşkanı, onun “eğitilmesi” gerektiğini söyleyen siyasetçiler, “hain” olduğunu bas bas bağıranlar, milliyetçiliklerinin benzeri bir tepki bekleyenler, herkes, Pamuk’tan bir yanıt aldı: Ben önce bir yazarım. Edebiyat insanıyım, dedi Pamuk. Konuşmasının neredeyse her duyarlı satırında, yaşadığı ülkeye, kentine, yaşantısı ve babasıyla ilişkisine yönelik samimi sözleri ve aktardıklarıyla… Dedi ki: “Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul'da, Türkiye'de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum.”
Dedi ki: “Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum.”
Dedi ki: “Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya tıpkı bir rüyadaki gibi bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.”
Bu konuşmadan bekledikleri “söylev” havasını ve retorik zenginliği, “ulusalcı” söylemi bulamayanlar elbette olacaktır. “Kendi gibi olmak” yerine, kendisi gibi olmasını, düşünmesini Pamuk’tan bekleyen “fanatikler” her zaman olacaktır. Ancak bu konuşmasıyla Orhan Pamuk, bir yazarın kendi dünyasını kurmasının, kendi gibi olmaktaki ısrarının, farklılıklarının hepimize daha zengin bir dünya kazandırabileceğini bir kez daha kanıtladı.
Tüm yazarlık serüveninin bir özetini, yazma nedenlerini bizimle paylaşırken her yapıtının ardındaki büyük emek, yalnızlık ve tercihlerle yaşanan sıkıntıları, acıları, mutlulukları görmemizi de sağladı. “Edebiyatın insanoğlunun kendini anlamak için yarattığı en değerli birikim olduğuna inanıyorum.” dediği bu konuşma, Pamuk okurlarına artık sadece kitaplarından, röportajlarından ya da “Öteki Renkler” adlı kitabından sızan özel dünyasının çok daha değerli anahtarlarını sunuyor.
Pamuk tüm içtenliği ile, bu ülkenin okumuş yazmışlarının, birçoğumuzun “Batı” ile olan sancılı ilişkisini de çok güzel irdeledi. Dostoyevski’den verdiği örnekler, yazı ile hayatı daha çok kavrayan ve anlatma kaygısı duyan herkesin adeta geçtiği yolları, hissettiklerini işaret ediyordu.
Pamuk konuşmasında Batı’nın, hepimizin ortak “aptallıklarına” da değindi: “Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı-dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında da Rönesansı, Aydınlanmayı, Modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum.” Yıllar önce bir röportajında tarihten, büyük görevlerden bahseden entelektüellerin kendisini sıktığını, entelektüellerin işlerini daha basit, daha alçak gönüllü bir biçimde görmeleri gerektiğini söyleyen Pamuk, aynı röportajda şu sözleri dile getirmişti: “Bir genel entelektüel hatası kendini çok fazla ciddiye almak, kendini çok fazla önemsemek, tarihi görevlerden vs.’den yapmacıklı, gösterişçi bir dille söz etmektir hep.“En acil görevler” ya da “en önemli davalar” gibi ifadeler kullanmak istemiyorum, çünkü görevlere, davalara öyle fazla inanmıyorum. Ben en çok iyi romanlar yazmak isterim.”
Orhan Pamuk, yazar, “aydın”, bir “entelektüel” olmanın, öncelikle “kendi gibi” olmaktaki tutarlılık ve “işini” iyi yapmaktan geçtiğini Nobel konuşmasıyla da herkese gösterdi. Bu konuşma, yazarlara, düşünen beyinlere, farklı “ses”lere ne kadar ihtiyacımız olduğunu, bir kez daha anlamanın belki de en keyifli yolu oldu. O. Suat Özçelebi / 08.12.2006
 |
 |
|