Hayâsızlık
17 yaşında bir genç, doktorların ihmalinden hayasından oldu. Basında olayın satır aralarını okumak ise “hayâsızlığın” ülkemizde birçok kurum ve kişi için ne boyuta ulaştığını görmemizi sağlıyor. Yaşananlar, sorumlular, medyada haberin konu edilişi, işlenişi, doktorlar, soruşturmalar, taraflar, kısaca yaşananları biraz irdeleyince, hepsi büyük bir “hayâ” sorunumuz olduğunu çok net gösteriyor. Hayasını yitirmenin nasıl bir şey olduğunu, en iyi, ihmale kurban giden genç çoban yaşayacak. Ancak akla şu soru takılıyor: Neredeyse her gün yaşanan, bize yutturulmaya çalışılan bir biçimde arka planı, ayak oyunları ve hesaplarını çözemediğimiz, yüzlerce haber içinde kaybedilmeye çalışılan “hayâsızlıkla”, biz, nasıl gerçekleri görmeyi başaracağız?
Haftasonu ilk önce, Konya Numune Hastanesi’nde “Tesettür faciası” diye sunulan, iki “tesettürlü” radyoloji uzmanı doktor ile başlayan haber, 4-5 gün içinde bambaşka bir biçime büründü. Genç çoban Hürriyet’te şunları söylüyordu: “’Sabahleyin film çekilecek’ dedi. Film bürosuna vardım. Bayan doktor olduğu için filmimi çekmedi. Çekmeyen bayan doktorun saçı açıktı. Biraz sarışındı. Personele de söyledim. ’O bayan doktor olduğu için çekemez’ dediler, oradan geri gönderdiler. Sorunlarımın testislerimde olduğunu söyledim, aynı personel, ’bayan olduğu için çekmez’ dedi. Bir gün sonra vardık, erkek vardı (Röntgen görevlisini kastediyor), o filmimizi çekti.” Aynı genç çoban, aynı günlerde Yeni Şafak gazetesinde ise şöyle konuştu: “O gün (13.11.2006) hastanede ultrason odasına girdiğimde personel tarafından elimdeki kağıda baktılar ve acil olmadığı için ultrasonumu hemen çekemeyeceklerini söylediler. Başı açık kumral bir kadın doktor vardı. Saçları peruk filan da değildi, basbayağı saçtı. Başörtülü bir doktor görmedim. Ben Uğur Dündar'ın ekibinden kişilere de aynı şeyleri söyledim. Bu başörtüsü nereden çıktı, anlamadım. Oradaki kadın bana yetkisinin olmadığını söyledi. Ayrıca kendisinin doktor mu yoksa hemşire mi olduğu konusunda net bir bilgim yok. Ortada bir ihmal olduğu benim durumumdan zaten anlaşılıyor. Ama bunun başörtüsüyle ilgisinin olduğu gazetede çıkınca biz ailece utanç duyduk.” Haberlerden anlaşılıyor ki bir ihmal var. Bir doktor ihmali var. Belki bir kadın doktor ihmali var. Ama şimdi sormak lazım: “tesettür faciası işin neresinde?” Haber, büyük olasılıkla üçüncü sayfada genç çobanın hayasıyla birlikte kaybolup gidecekti. Onu birinci sayfaya taşıyacak, Türkiye’nin yüksek gerilim hatlarından birine dokunacak unsurlarla nasıl donatıldığı anlaşılırsa, sorunun yanıtı da belli olur: Doktorlar, görevi sırasında tesettürlü olmadığı halde, haberin böyle sunuluşu her anlamda yankı getirecek, laik–anti laik karşıtlığı gündemine katkı yaparken, “iktidarın” zayıf karnı kabul edilen “türban/tesettür” bir kez daha kaşınacak… Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça, belki benzerleri ile daha çok karşılaşacağımız türde, bir “habercilik” yapılıyor: Hatırlarsınız, ilkokulda, Ayşegül hikaye kitapları serisi vardı. Ayşegül okulda, bahçede, tatilde vs. Serinin bir tür yeni versiyonu yazılıyor sanki, “irtica” hastanede, mahkemede, okulda, plajda vb… Başhekimin basına yansıyan çelişkili ifadeleri, valiliğin “bu doktorlar o gün orada değildi” açıklamaları, raporlar, Sağlık Bakanlığı’nın, Radyoloji Derneği’nin açtığı soruşturma, hepsi yaşananlarla ilgili karanlık noktaların aydınlanmasına katkı sunacaktır. Önümüzdeki günler içinde, olayı daha “net” değerlendirme olanağı bulacağımız görülüyor. Elbette, cinsiyeti ne olursa olsun, doktorluk mesleği yeminini eden bir kişinin, hastanın cinsiyetinin hiçbir zaman önemli olmadığını kavrayamamış olması, tıp etiğinden habersiz, böyle “doktorların” hastanelerimizde görev yapabilmeleri, kabul edilemez bir durumdur. Elbette bir doktorun, bir gencin hayasının ultrasonunu çekmeyerek yaptığı “hayâsızlık” ve ihmal kabul edilemez. Türkiye'de kimi hastanelerde, türbanlı-peruklu kadın "doktorların", erkek hastaları muayene etmekten kaçındığı yolunda iddiaların bu haberleri ciddi olarak beslediği de ileri sürülebilir. Hatta buna göz yuman, özel veya devlet, hastane yönetimlerinin olup olmadığı da sorgulanabilir. Ancak bu olay üstüne soğukkanlı olarak düşünülürse, “habercilik” telaşından çıkılıp gerçeğe sağduyuyla yaklaşılırsa, belki daha değerli sonuçları görme şansımız olabilir: Bu olay bize bir kez daha gösterdi ki, kafa ister açık, isterse üstünde peruk veya türban olsun, ne olduğunun bir önemi yok; temel sorun kafanın “içinde” ne olduğu… Üstelik, isterseniz hayanın ultrasonunu çekmeyin, ister haberini yapın, fark etmiyor. Hele “hayâsızlık” bir kez egemen olmaya görsün: Kafanızın “içinde” ne varsa, ön yargılarınız, dogmalarınız, hesaplarınız her şeye onlar yansıyor. Ne yazık ki her şeyi ancak onlarla görmeye başlıyorsunuz. Türkiye, yakın gelecekte yaşayacağı gerilimleri büyük ölçüde, empati becerisine sahip, insaf ve izanı yitirmemiş, eli kalem, kamera tutan insanlarıyla aşacak. Yoksa uzun yıllar, yaşanan “hayâsızlıkların” izini taşıyacak… Tercihimizi neye inanırsak inanalım, büyük bir özen ve dikkatle “gerçekten” yana yapmak zorundayız. O. Suat Özçelebi / 19.12.2006
 |
Yazarın
Diğer Yazıları |
| |
Cumhuriyet "uyanık" durmaktır. |
| |
Ayamama! |
| |
AKP’ye 1989 “şoku” bir hayal! |
| |
18 Mart niçin önemlidir? |
| |
Barışın kendisi bir yoldur. |
| |
ABD’de seçim yine “sandıkta” kazanılacak! |
| |
Artık Obama ve Palin mi yarışıyor? |
| |
Akıl, vicdan ve cesaret |
| |
Yeni çuval yolda mı? |
| |
Türk Mucizesi! |
| |
Türkiye’de vatandaş olmak kolay değil! |
| |
Toplum “solu” algılayamıyor |
| |
“Darbe Günlükleri”ni görmezden gelmek… |
| |
Türkiye'yi en çok ben seviyorum! |
| |
Sizin de canınız yanıyor mu? |
| |
Bir “kamptan” yazmak ve okumak... |
| |
Sağduyu nedir? |
| |
Malatya’daki vahşete yargı yetmez! |
| |
Barışın kendisi bir yoldur |
| |
İmtiyazsız Anayasa |
| |
Anayasayı biz “yapmalıyız” |
| |
Ne Coşkun ne de Erdoğan |
| |
Ahkam mı bilgi mi? |
| |
AKP seçimi neden kazanacak? |
| |
Partilerin varlık sebebi: Seçim bildirgeleri |
| |
Terör: Vizyonsuzluğun ağır bedeli |
| |
“Birlik”, büyük bir yalan! |
| |
Türkiye’de “siyaset” yapamamak… |
| |
Parlamento “her şeyi” bilir |
| |
Birleşik oy pusulasında ince hesaplar! |
| |
Birleşmek, “bir”leşememek! |
| |
Sabah, Nokta ve vicdan |
| |
Çocuklar masum, biz değiliz! |
| |
“Kendine demokrasi”, demokrasi değildir |
| |
Mayın barışı rehin alır! |
| |
Uzaktan kumanda ve Cumhurbaşkanlığı |
| |
Böyle Medyaya Böyle Rapor! |
| |
İnsanlık, daha çok beklersin! |
| |
Gündemde kalmak |
| |
Siyasette İnovasyon -I- |
| |
Umut ve Kayıtsızlık |
| |
Katilleri cesaretlendirmek |
| |
Yok edilen sadece Saddam değil! |
| |
Yazar olmak, işini iyi yapmak... |
| |
Küllerinden doğan Karaoğlan |
| |
Orhan Pamuk’a Sevinmek... |
| |
Soykırım Siyaseti |
| |
Seçilmek istiyorum! |
| |
Aslında Ortadoğu… |
| |
Yaşamın kıyısında |
| |
Nöbette uyumak… |
| |
Bir duvar yazısı: Ulusal egemenlik |
| |
Film festivali, yüzyıla tanık olmak… |
| |
Cehennemin yolu |
| |
Grbavica |
| |
Karikatür Krizi ve Yönetememek |
| |
Aydın Güven Gürkan’a Veda |
| |
Barajı değil, duvarı tartışalım! |
| |
“Azınlık Raporu” ve Türkiye’de bir konuyu tartışmak… |
| |
Avrupa Birliği: Tek yol mu? |
| |
İki Dudak Demokrasisi! |
 |
 |
|