Bir “kamptan” yazmak ve okumak...
Kamp sözcüğü, liseye kadar benim için sadece izci kampını çağrıştırırdı. Hatta tatil kamplarından daha çok, belki bunda ilkokulda izci olmamın da bir etkisi vardır.
Ancak lise yıllarımda ve 1980 darbesi sonrası, kampın artık benim için tek bir anlamı vardı: Belli bir düşüncenin etrafında birleşen ve her şeye oradan bakan insanlar topluluğu. Ülke gerçek anlamda kamplara bölünmüştü. Kimse kimseyi duymuyor, kendi kampı dışında okumuyor, yazmıyor, hatta görmüyordu. Ama öldürüyor, ölüyor, öldürtüyordu.
Aslında kimilerinin de gönüllü “toplama kampları”ydı, bu kamplar. Ancak bu kez Naziler yoktu, ama “Naziler” çoktu.
Çok acı çektik, hepimiz. Tatil kampından başka kamp bilmeyen masumlara, gençlere kıyıldı. Kendisini bir “toplama kampına” gönüllü hapseden beyinler yok oldu, canlar yok sayıldı, ülkesi için ortak amacı-umudu olanlar karşı kamplarda birbirine kırdırıldı.
Farkındasınız veya değilsiniz, yazdıklarınıza, okuduklarınıza, gördüklerinize lütfen dikkatli bir biçimde bakın. Ama çok iyi bakın, sonra etrafınıza iyice tekrar bakın, bakın…
Ben uzun zamandır, basında bu kamplaşmayı, bir kampın içinden bir kampa yazmayı ve o kampı “okumayı” tercih eden, yazarlar, okurlar görüyorum. O kadar ki, bu toplumun ortak değerlerini, simgelerini diğerlerine yakıştıramayacak, eğreti bulacak kadar kamplaştırıcı, ayrılıkçı, ötekileştirici, dışlayıcı…
Bayrağımızı, Atatürk’ü, dini, laikliği, ordumuzu, islamı, şehitlerimizi, Cumhuriyetimizi ve diğerlerini…
Yazılan yazılar, okurlar bu yöndeki kanaat ve gözlemleri, büyük bir “iştahla” destekliyorlar. Hangi “kampa” yazdığını bilen yazar, normalde göstereceği sağduyunun tamamen dışına çıkıp, bir tür yazma şehvetiyle kendinden geçiyor. Akıl almadık konularda insanları suçlayabiliyor, belli grup ve kişileri “genelleştirerek” bilerek ya da bilmeyerek karşı kampa “saldırıyor”.
Artık bu toplumda kimi hassasiyetini, Türk bayrağını tutuşa, kimi demeç ve konuşmalarda Atatürk adının kaç kez geçtiğine, kimi kişilerin mezhep ve içki içip içmediğine, kimi etnik kökenine kimi de “sizi son mitingte görmedik”e göre ayarlıyor. Ve her türlü “teröre” karşı olduğunu yazanlar arasında bile bu kafa karışıklığını gözlemlemek hiç şaşırtıcı olmamaya başladı.
Şu bir gerçek: İnsanlar kendilerine yakın hissettikleri görüşler, liderler, siyasal akımlar etrafında toplanır, onlardan daha çok etkilenir, oradan daha çok beslenir. Siyasi partilerin, farklı dernek, hareket ve oluşumların varlık sebebi de zaten budur. Doğrusu da toplumu farklılıklara, değişime açan zenginleşmede böyle olur.
Ancak, zamanla kendileri kadar politize olmamış, kendileri gibi düşünmeyen ve önemsediklerini kendileri kadar veya o biçimde kaale almayanları önce “duyarsız”, sonra “kafasız”, en sonunda da “zararlı/tehlikeli” görmeye başlayanlar, işte bunlar toplumdaki kamplaşmanın, cepheleşmenin ve “bölünmenin” mimarları oluyorlar.
Demokrasi, kurallarını kendimizin yazıp oynadığı bir oyun değildir. Yurtseverlik veya bir ülkeyi sevme biçimi, illa ki sizin sevdiğiniz hassasiyetlerle gösterilmek zorunda da değildir.
Ama en önemlisi, kendinizin gösterdiği duyarlılığı, önemsediği fikri, inancı “öteki” olarak gördüklerinizi suçlama aracına dönüştürür, bunu yazan ve çizenleri “ödüllendirmeye” başlarsanız, işte o zaman kendinizi de, yurdunuzu da, birlikte olan ve yaratılan ne değer varsa ufak ufak parçalıyorsunuz demektir.
Artık gören gözleriniz, sadece kendi kampınızda yapılanları, duyan kulaklarınız sadece kendi kampınızdan çıkan sesleri duymaya başlayacak, bir zaman sonra değil iletişim kurmak, “ötekiyle” konuşmak bile mümkün olmayacak demektir.
Çok karamsar bir tablo çizdiğimi düşünenler, 1980 öncesi bu toplumda yaşanan kabusu hatırlasınlar, bilmeyenler bilenlere sorsunlar…
Bir askeri darbenin bile “kurtuluş” görülebildiği günleri, “hafızaları” bir tazelesinler…
O. Suat Özçelebi / 01.11.2007
 |
Yazarın
Diğer Yazıları |
| |
Cumhuriyet "uyanık" durmaktır. |
| |
Ayamama! |
| |
AKP’ye 1989 “şoku” bir hayal! |
| |
18 Mart niçin önemlidir? |
| |
Barışın kendisi bir yoldur. |
| |
ABD’de seçim yine “sandıkta” kazanılacak! |
| |
Artık Obama ve Palin mi yarışıyor? |
| |
Akıl, vicdan ve cesaret |
| |
Yeni çuval yolda mı? |
| |
Türk Mucizesi! |
| |
Türkiye’de vatandaş olmak kolay değil! |
| |
Toplum “solu” algılayamıyor |
| |
“Darbe Günlükleri”ni görmezden gelmek… |
| |
Türkiye'yi en çok ben seviyorum! |
| |
Sizin de canınız yanıyor mu? |
| |
Sağduyu nedir? |
| |
Malatya’daki vahşete yargı yetmez! |
| |
Barışın kendisi bir yoldur |
| |
İmtiyazsız Anayasa |
| |
Anayasayı biz “yapmalıyız” |
| |
Ne Coşkun ne de Erdoğan |
| |
Ahkam mı bilgi mi? |
| |
AKP seçimi neden kazanacak? |
| |
Partilerin varlık sebebi: Seçim bildirgeleri |
| |
Terör: Vizyonsuzluğun ağır bedeli |
| |
“Birlik”, büyük bir yalan! |
| |
Türkiye’de “siyaset” yapamamak… |
| |
Parlamento “her şeyi” bilir |
| |
Birleşik oy pusulasında ince hesaplar! |
| |
Birleşmek, “bir”leşememek! |
| |
Sabah, Nokta ve vicdan |
| |
Çocuklar masum, biz değiliz! |
| |
“Kendine demokrasi”, demokrasi değildir |
| |
Mayın barışı rehin alır! |
| |
Uzaktan kumanda ve Cumhurbaşkanlığı |
| |
Böyle Medyaya Böyle Rapor! |
| |
İnsanlık, daha çok beklersin! |
| |
Gündemde kalmak |
| |
Siyasette İnovasyon -I- |
| |
Umut ve Kayıtsızlık |
| |
Katilleri cesaretlendirmek |
| |
Yok edilen sadece Saddam değil! |
| |
Hayâsızlık |
| |
Yazar olmak, işini iyi yapmak... |
| |
Küllerinden doğan Karaoğlan |
| |
Orhan Pamuk’a Sevinmek... |
| |
Soykırım Siyaseti |
| |
Seçilmek istiyorum! |
| |
Aslında Ortadoğu… |
| |
Yaşamın kıyısında |
| |
Nöbette uyumak… |
| |
Bir duvar yazısı: Ulusal egemenlik |
| |
Film festivali, yüzyıla tanık olmak… |
| |
Cehennemin yolu |
| |
Grbavica |
| |
Karikatür Krizi ve Yönetememek |
| |
Aydın Güven Gürkan’a Veda |
| |
Barajı değil, duvarı tartışalım! |
| |
“Azınlık Raporu” ve Türkiye’de bir konuyu tartışmak… |
| |
Avrupa Birliği: Tek yol mu? |
| |
İki Dudak Demokrasisi! |
 |
 |
|