Ana Sayfa I Bize Ulaşın I Site Haritası I English
 
  Şifremi Unuttum
Üyelerimiz arasına katılabilir ve içeriğimizden yararlanabilirsiniz. Üye olmak için tıklayın!
 
 
Kırılma Noktası
Bellek
Röportaj / Sine-Politik
Haber Yorum Analiz
Siyasal Hareketler-Projeler
Araştırma Dokümantasyon
Türkçe'de Siyasal İletişim
Dünya'da Siyasal İletişim
  Röportaj Sine-Politik

Van Savcısı doğru olanı yaptıDerin devlet yok, derin çeteler var!

Birlikte “Derin Devlet”in kitabını yazan Mahir Kaynak ile Ömer Lütfi Mete, Gerçek Hayat dergisinden Murat Menteş’e konuştular. “Türkiye’de derin devlet yok. Zaten olmadığı için bu kargaşa yaşanıyor Derin çeteler var” diyen yazar Ömer Lütfi Mete ve ‘Derin Devlet’ tabirini ilk kullanan eski MİT mensubu Mahir Kaynak’la Danıştay saldırısından, derin devletin rolüne, ABD’nin İran’a tehdidine, başörtüsü meselesine, siyasal islam’a kadar pek çok konuda çağrıcı açıklamalarda bulundular.
İşte, tamamı sadece Gerçek Hayat’ta okunabilecek bu kapsamlı ve renkli röportajdan kısa bir bölüm…

Danıştay saldırısı ilk başta, “şeriatçılar işi” olarak görüldü, akabinde “derin devlet yapmıştır” denildi…

Mahir Kaynak: Bu işi yapanlar bir kurşunla iki hedefi birden vurmak istediler. Birincisi, hükümet ile ordu arasındaki mesafeyi alabildiğine açmak. Nitekim, hemen genelkurmay başkanının, şimdiye kadar olmadık bir biçimde beyanat vererek tepkilerin devam etmesini söylemesiyle bu süreç başlamış oldu. İkinci hedef ise, ulusalcıları zor durumda bırakmaktı. Ulusalcıların bir güç olmasını engellemek istiyorlar. Çünkü, ulusalcılar anti-Amerikancı. Bunu da başardılar.

Neden bu hedefler gözetildi?
M. K.: Çünkü, bu hükümetten kurtulmak istiyorlar.

Kim?
M. K.: Amerika.
Ömer Lütfi Mete: Bu oyunu oynayanlar, zımnen “Ben bu kadar basit, kör göze parmak şeklinde operasyonu yaparım, siz de buna kanarsınız, bu oyuna gelirsiniz” diyorlar. Ama haklı çıktılar. İşin acı tarafı, hakikaten de insanlar balıklama atladır. Birkaç gün sonra şöyle düşünmeye başladım. Burada önce planlanan şey, ilk manzara mıydı, yoksa hükümetin puan kazanması mıydı? Evet, ulusalcılar sıkıntıya düştü ama, bunun karşısında acaba emniyette düşünülmüş bir karşı ittifak mı vardı diye bakmak lazım. Oturuyor polis kurmayları, basına birtakım isimler sızdırıyorlar. Bu da bir operasyondur. Şemdinli’deki ucuz kahramanlığa yine yöneldi asker. İşin ucu Muzaffer Tekin’e dokunduğu andan itibaren çok celallendiler. Anlamıyorum. Acaba bunun yerli bir numara olduğunu mu düşündüler, yoksa dünyaya mı kafa tuttular bilemiyorum. Yani sonuç itibariyle AKP’ye yaradığı için, bir Amerikan operasyonu olduğunda da tereddüt yaşıyorum.
M. K.: Önemli olan bence, ilk planda ordu ile siyasi iktidar arasındaki köprülerin atılmasıydı. AK Parti’nin kazandığı puanlar kolayca geri alınacaktır. Şu anda AK Parti’nin kendini güçlü hissetmesinde yarar da görülüyordur.

Danıştay saldırısı, uzun vadeli bir planın bir adımı mı?
M. K.: Türkiye’de siyasal İslam tasfiye edilecek. Çünkü siyasal İslam’ın gücü, bugünkü güçler dengesinin dışına düştü. Siyasal İslam, küresel sermayenin bir icadı idi. Almanya’da Merkel’in kazanması, İtalya’da Prodi’nin gelmesi, İngiltere’de mahalli seçimlerde Tony Blair’in hezimeti nedeniyle, küresel sermayenin siyasal etkinliğinde bir azalma oldu ve siyasal İslam’ın tasfiyesine karar verdiler. Zaten tasfiye etmek istiyorlardı, bu küresel sermayenin etkinliğindeki azalma, bunu kolaylaştırdı.

AK Parti’nin alternatifi var mı yani?
M. K.: Süleyman Demirel devreye sokuldu. AK Parti’ye karşı bir sağ cephe oluşturulacak. Demirel öncülüğünde DYP; MHP; ANAVATAN’ın yaptığı bir ittifaka doğru gidiliyor. Bu süreçte bir ekonomik çalkantı yaşanır ki onun da işaretleri veriliyor ve süreç olgunlaştırılır.

Bu ‘tasfiye’nin tek işareti Danıştay’a saldırı mı?
M. K.: Hayır. Birkaç gün önce George Bush bir beyanatında dedi ki “Türkiye’yi komünizmden biz kurtardık.” Ve terörizmden dem vurdu. Bunun nedeni, şimdi de bizi siyasal İslam’dan kurtarmaya hazırlanmaları. Terörizm bir sistem değil, bir metot. Terörizmi destekleyen sistem olarak, siyasal İslam’ı görüyor ve gösteriyorlar. Dolayısıyla bizi İslami tehlikelerden kurtaracaklar. Terörizm denilince onların aklına PKK gelmiyor.

Danıştay saldırısı ABD’nin işi diyorsunuz. Peki ya derin devlet?
Ö. L. M.: Türkiye’de derin devlet yok. Zaten olmadığı için bu kargaşa yaşanıyor Derin çeteler var. Onlar da birbirleriyle kavga ediyorlar. Eğer derin devlet askerin denetiminde olsaydı, bu ‘yanlış PKK mücadelesi’ olmazdı. Bir derin akıl bunu yapmazdı. Bölgedeki yüzbinlerce insan bugün devleti tanımıyor. Gönüllerinden silmişler Türkiye’yi. Bu süreçte uygulanan politikaların düzeltilmesi elzemdir. Türkiye’de derin devlet varmış gibi konuşulduğunda ben isyan ediyorum. Başkalarını derin devleti var Türkiye’de. Bu kadar basit.

Siz ne dersiniz?
M. K.: Aynen katılıyorum. Türkiye’de uzun vadeli hesaplar yapan bir derin akıl yok. Biz sürekli yabancıların operasyonlarıyla yönlendiriliyoruz. Bunların hiçbiri de Türkiye’deki bir derin akıla bağlanmıyor. Son yapılan eylemler de dahil.
 
Eylemler neye bağlanıyor o halde?
M. K.: Mevcut çeteler, bir akla hizmet ediyorlar ama o akıl nerede belli değil. Bir de bakıyoruz ki, Türkiye’deki olaylar, dünya güçlerinin politikalarıyla uyumlu bir şekle girmemize sebep oluyor.

Mesela?
M. K.: 28 Şubat, anti-Amerikancı bir İslam’ın yerine Amerika’yla çok yakın ilişkileri olan bir İslam kanadı oluşturma süreciydi. Ve bunu başardılar. Aynı İslamcı figürleri bir cepheden bir cepheye götürdüler ve en ufak bir reaksiyon doğmadı. Hattâ, İslamcılık, daha geniş bir alana yayıldı. Bunu yapan bir akıl var. Refah Parti’sinin dinî görünümü, söylemleri ile AK Parti’nin dinî görünümü arasında bir fark yok. Ama politika olarak birbirine tamamen zıt.

Tamam, derin devlet yok. Fakat görünür alanda bir millî odak var mı sizce?
Ö. L. M.: Bu da mümkün değil.

Neden?
Ö. L. M.: Atanmışların da seçilmişlerin de sicil amiri başka yerde. Normalde bir ayıklama oluyor, bir seçim oluyor. Bu ayıklamalar kim tarafından, gerçekten Türkiye’nin kazançları gözetilerek mi yapılıyor?

Örnek verebilir misiniz?
Ö. L. M.: Türkiye’de askere gitmiş insanlara sorun, Türk Silahlı Kuvvetleri hakkındaki kanaatlerini alın. Bunun hiç de parlak olmadığını göreceksiniz. Askerlik kutsaldır. Bunda hemfikiriz elbette. Ama askerlik yapan gençlerimizin incitilmesinin izahını bana bulabilir misiniz? Bu şimdi yerli bir akıl mı, millî bir akıl mı, millî bir tavır mı? Bu ayıklamalar nasıl yapılıyor? Rütbeler nasıl veriliyor, kimlerden geçiyor? Tamam, “Biz de NATO ittifakının içindeyiz, doğaldır” diyebilirsiniz. Ama bana göre doğal değil. Çünkü NATO diye bir şey yoktur, Amerika vardır. Türkiye, seçilmiş ve atanmış kadrolarının sicil amirlerinin burada olmadığının farkında değil. Aydınlarımız da değil, medya da değil.

Fakat demokrasi, halkın iradesi?..
M. K.: Türkiye’de ne milli iradeden söz edilebilir, ne de demokrasiden. Halkın oyları, tepkisel oylardır. Eğer siz etkileri kontrol ediyorsanız, tepkileri de kontrol edebilirsiniz demektir. Adamın yaptığı şey, size “şöyle oy verin” demek değil ama oyunuzu belli bir yere yönlendirmeniz için gerekli vasatı hazırlayabiliyor. Öcalan’ı teslim ediyor, ve Ecevit’i kahraman yapıyor, onu seçtirebiliyor. Seçildikten sonra bir de bakıyoruz, Ecevit “Niye teslim ettiklerini ben de bilmiyorum” diyor. Ama bir döneme damgasını da vurmuş oluyor.

Nasıl yani?
M. K.: Hiçbir parti, yapacaklarını söyleyerek iktidara gelmiyor. AK Parti’ye oy verenler Türkiye’nin küresel sermayenin bir parçası olduğunu duymuşlar mı? Böyle bir olgudan haberleri bile yok. Halka bir adamı seçtiriyorlar, ondan sonra sürpriz bir politika uygulanıyor.

O halde bir siyasi parti yok Türkiye’de?
M. K.: Efendim, dünyada da yoktur. Şu demokrasi dediğimiz şeyin aslında insanların güdülmesi demek olduğunu anlamak lâzım.

İyi de, demokrasi, halkın siyasi ruh sağlığının korunmasını da sağlıyor?
Ö. L. M.: Zaten o işe yarıyor bir tek. Kendisinin yönetime katıldığı vehmiyle avunsun.

Güdülmekten kurtulmak için ne yapılabilir?
M. K.: Bu işin çözümü, bir derin devletin teşkil edilmesinden geçer. Bizim sıkıntımız halkın yönlendirilmesinden değil. Fakat halkımızı bizden olanlar, yönlendirsin, derin devletin etkileriyle yürüsün işler. Dışarıdan müdahaleler olmasın. Bizi, başkalarının derin devleti yönlendirmesin.

Devlet olup bitenin farkında değil mi?
Ö. L. M.: Derin devlet yoksa, devlet de yoktur. Yani fonksiyonlarını hakkıyla icra edemez. Hayati bir meselede kim karar veriyor? Hükümet mi? Milli Güvenlik Kurulu dediğimiz milli güvensizlik kurulu mu? Kim?

Türkiye’deki istihbarat da mı ABD’yle münasebet halinde?
M. K.: Türkiye’deki istihbarat dışarıdan emir alıyor denemez. Ancak onların koyduğu kurallara uyuyor ve işaret ettiği tehlikeleri karşısına alarak mücadele ediyor ise, ondan sonra doğrudan emir almasına zaten gerek yoktur diyorum.

Derin devleti kimler teşkil eder?
M. K.: Derin devlet, fillî bir durumdur. Ülkenin tarihinin bir uzantısıdır. ABD’yi özel teşebbüs kurmuştur, oradaki derin devlet, belki başka birkaç bürokratın, akademisyenin de katılımıyla, sermayedarlardan oluşur. Rusya’da KGB’dir. İngiltere’de kraliyettir. Türkiye’de yok. Olursa eğer, bunun Türkiye’nin tarihinin icabı, ordu etrafında oluşması gerekir.

Mevcut ordunun, derin devleti teşkil edebilecek kapasitesi var mı?
M. K.: Olmadığı için derin devlet olmuyor. Biz, ordunun her yaptığı doğru demiyoruz. Hem hatalarından arınması, hem de derin devlet rolünü üstlenmesi gerekir. Ama bunu söylediğimiz zaman, “Madem ordu yanlış yapıyor, o halde siyasi hayattan çekilsin, onun yerine şu gelsin” de diyemiyoruz. Çünkü gelen de bizden değil. Yerine koyacakları, çok daha riskli.

Orduya tarihsel rolünü kim hatırlatacak bu şartlarda?
Ö. L. M.: Başbakan. Bu ordu ahlaken ve hukuken başbakana bağlı. Sen başbakan ol ve yap.

Neden başbakan?
Ö. L. M.: Derin devletin meşruiyeti, başbakandan geçer. Bunun faturasını halka ve tarihe ödeyecek olan başbakandır. Fakat hükümetin başkanı, aslında Büyükşehir belediye bakanı. Bundan önceki başbakanların da ekonomi sekreterinden ne farkı vardır?

Her devletin bir derin devleti mi olmalı?
M. K.: Hayır. Bir devletin, dünya üzerinde bir misyonu olur önce. Misyonu olmayan bir devletin, Çek Cumhuriyeti veya Macaristan’ın derin devletinin olup olmaması bir şey ifade etmez. Ama Türkiye dünya üzerinde misyonu olan bir ülkedir. Bulunduğu coğrafya, temsil ettiği zihniyet ve dünya şartları nedeniyle; dünya barışı ve yeni dengelerin oluşumunda çok güçlü katkıları olan bir ülkedir. Türkiye’siz bir Ortadoğu tasavvur edemezsiniz. Ortadoğu’suz bir dünya altüst olur. Çünkü bir çarkın dönmesi için gereken enerji bu bölgeden elde ediliyor. Dolayısıyla da bu bölge sürekli risk odağındadır. Bu riskleri yönetebilecek tek ülke de Türkiye’dir.

Türkiye Irak’taki kırmızı çizgilerini bile kaybetmiş vaziyette?
M. K.: Türkiye’nin kırmızı çizgileri Irak’tan ibaret değildir. Bölgesel çizgileriniz varsa, siz küçük bir devletsiniz demektir. Burada Kürt meselesi, İran meselesi gibi konuları konuşmamız doğru değil. Bölge ile bağlantılı olarak dünya meselelerini konuşmalıyız.

Yani?
Ö. L. M.: Bir iradenin ortaya çıkması lâzım. Derin çeteci değil, derin devlet olması lazım. Millî Siyaset Belgesi gibi uyduruk kaydırık, peçete kağıtlarına yazılacak laflardan ibaret olamaz.

Asıl mesele ne?
Ö. L. M.: Kalite feci şekilde düştü. İnsanların seçilmeleri, yükselmeleri için; bir devlet terbiyesine ve devlet bilincine sahip olmaları gerekmiyor artık. Birilerinden himaye görmek, desteklenmek, kirli, karanlık ve iğrenç ilişkiler kurmak, bir yerlere yaranmak gibi, niteliğin dışında her şey var. Bunu istisnasız söylüyorum. Arada bir, bir adam çıkıyor, onu da öldürüyorlar. Eşref Bitlis gibi, belki Özal, bir parça sorgulayıcı davrandığı için. Onu öldürdüler mi, öldürmediler mi, belli değil. Bir şekilde riske giriyorsunuz bunları söylediğiniz zaman.

Adam sorunu var diyorsunuz?
Ö. L. M.: Evet. Hakikaten dersen ki “Burası ikinci sınıf bir ülkedir” o zaman Avrupa Birliği’ne de girmek istersin. Anlarım yani. Bir iddian yok, bir davan yok.
M. K.: Artık Türkiye’nin konumu itibariyle, sıradan kimselerle yönetilmesi mümkün değil. Dünya güçleri de Türkiye’nin sıradan kişilerle yönetilmesinin pahalı olduğunu düşünüyor. Yani bizde güçlü bir derin devlet oluşturulması için dünya şartları da müsait.

Ya tarihsel boyutu?..
M. K.: Biz I. Dünya Savaşı’nda yenildik ve tarihî misyonumuzu harp ganimeti olarak verdik. Şimdi, güçsüz olduğumuz için misyonumuzu geri alamıyoruz. Güçlenmeden misyon üstlenmeye çalışmak doğru değil.
Ö. L. M.: Yıllar yılı küçülen Osmanlı devleti, savaşlarda öle öle azalan bir halk. Mustafa Kemal, bu halka Cumhuriyet’ten sonra özgüven aşılayabilmek için çok şey yaptı: Traktöre bindi, koşturdu. Fakat halk artık uyumak, bozkırda, yamaçta biraz dinlenmek istiyordu. O da köşke çekilip sefahate dalmış. Heyecanını o da yitirmiş. Tamam, Mudanya Mütarekesi’nde mutabık kaldık, peki İstanbul’u nasıl geri aldık? Sandalla mı?

Anlamadım?
Ö. L. M.: İnsan, kendisine her türlü soruyu soramadığı müddetçe güçlenemez. Ben niye rahat konuşuyorum? Çünkü benim Atatürk’le ilgili bir kompleksim yok. Saygı da duyuyorum, yaptığı işlerin pek çoğunu takdir de ediyorum, bazılarını da eleştiriyorum. Şunu diyemem: Bu millet bir Atatürk daha çıkaramaz. Böyle bir şey olur mu? Şu anda Türkiye’de fiilen, Atatürk’ten daha büyük bir adam yetiştirmek yasaktır. Şimdi desek ki geliyor böyle bir adam. “Olamaz, nereye geliyor!” diyecekler.

Evet.
Ö. L. M.: Bütün bunları rahat konuşabilirsek, o zaman derin devletimiz de olacaktır.

Yani rahat konuşamadığımız için mi?..
Ö. L. M.: Bugün, başkalarının derin devletinin istediği adam başbakan adayı olabiliyor. Yarın, benim derin devletimin istediği adam başbakan adayı olacak.

Bugün, başbakanı başkalarının derin devleti bir şekilde belirliyorsa, o zaman başbakanın, derin devleti teşkil etmesi de beklenemez, değil mi?
Ö. L. M.: Ben beklemiyorum zaten.

Öyleyse ne?..
M. K.: Seçimler, derin devletle halkın kucaklaşmasıdır. Halkın bir partiyi ‘seçmesi’ değildir. Derin devlet önerir, halk kucaklar. Siz bunu yanlış anlıyorsunuz.

Biz hükümeti, ABD ile ilişkileri dolayısıyla eleştiriyoruz. Derin devlet olsa ve bir hükümet önerse, halk da onu ‘kucaklasa’ o zaman bize, basına söz düşecek mi? Eleştirebilecek miyiz iktidarı?
M. K.: Elbette. Gene eleştirirsiniz.
Ö. L. M.: Derin devlet, Türkiye’nin ihtiyaçları doğrultusunda mesela sosyalist ya da İslami bir iktidar önerebilir. Derin devlet, derin akıl, ideolojik takıntıları ve yüzeysel çatışmaları aşmayı mümkün kılan, hakiki faydalar üzerinde ittifakı sağlayan güçtür. Yoksa yeryüzünde ilahi bir düzen kuracak, kusursuz bir işleyiş sağlayacak bir derin devlet olabilir mi?

Mahir Bey, ordunun inanca bakışını tartışmak istemiyor sanırım?
M. K.: Bir adam ben Müslüman’ım dediği zaman, onu Müslüman kabul ederiz. Askerî zümre içerisinde “Ben Müslüman değilim” diyen yok. O zaman onun dinini sorgulayamazsınız.

Türkiye’nin İslami kimliği konusunda…
M. K.: Dünya üzerinde bir İslam anlayışı doğacaksa, bu Türkiye’de doğmalıdır. Doğmamıştır. Bugünkü siyasi iktidarın ya da bazı sosyal çevrelerin bağlı oldukları, temsil ettikleri İslam anlayışları Türkiye’de doğmamıştır. Dünya güçleri oturuyorlar masaya, “Efendim Türkiye’de birileri şöyle İslamcı olsun” diyorlar biz de oluyoruz, emir kulu gibi.

Gerçek Hayat dergisinin Mayıs 2006 sayısında Murat Menteş’in yaptığı bu röportaj www.millethaber.com sitesinden alıntılanmıştır..



Sinema özünde politik bir sanattır. Belki de tüm sanatlar gibi... Sanatlar içinde "politik mesajını" en etkili yolla, görsel ve işitsel kanalları kullanarak aktarabilen de sinemadır. Ve dünyanın her yerinde milyonları beyaz perdeye esir eden en önemli nedenlerden biri de budur. Bu köşede aylık güncellemelerle "politik" sinema kapsamında gördüğümüz filmler ve yönetmenlerle sizleri buluşturacağız.


Çok Yakında

Yağmuru Beklerken (The Great Water)

Zhivko Chingo’nun aynı adlı romanından uyarlanan filmi, Ivo Traikov yönetti. 2005 Makedonya, Çekoslovakya, ABD, Almanya ortak yapımı 93 dakikalık film, Türkiye’de yeni gösterime giriyor.

Tanınmış Makedon politikacı Lem Nikodinoski, kalp krizi geçirerek hastaneye yatırılır. Hastanede kaldığı günler boyunca Nikodinoski, geçmişe bir yolculuk yaparak 2. Dünya Savaşı'nın ardından 12 yaşında bir çocukken gönderildiği yetimhanedeki günlerini anımsar...

Savaş yeni bitmiştir. Diğer yetimlerle birlikte Lem de, komünist askerlerce yakalanarak çocukların bulunduğu bir yetimhaneye yerleştirilir. Emir-komuta zinciri ve katı disiplin kurallarıyla yönetilen ideolojik bir işçi kampıdır burası.
Günün birinde kampa, gizemli bakışlara sahip, Isak isimli bir çocuk gelir. Isak daha en başından, otoriteyi sorgulama cesareti gösterebilen, başına gelecek tehlikelere dayanma gücü olan özel bir insan olduğunu belli eder. Bu sayede kısa süre içinde Lem ile Isak arasında bir dostluk kurulur. Isak, Lem için belki de hayatta kalmak için bir şans, bir nedendir...

Filmin sitesi: www.thegreatwatermovie.com

Vizyon
GUANTANAMO YOLU
 
Yönetmen: Michael Winterbottom , Mat Whitecross
Oyuncular: Riz Ahmed (Shafiq Rasul) , Farhad Harun (Ruhel Ahmed) , Afran Usman (Asif Iqbal) , Waqar Siddiqui (Monir) , Steven Beckingham (Çavuş)
Senaryo: Stephen Gaghan
Görüntü Yönetmeni: Marcel Zyskind
Müzik: Harry Escott , Molly Nyman
Yapımcı: İngiltere
Yapım Yılı: 2006
Süre: 95 dak.
Filmin sitesi: Yok
Özet:Tartışmalı konuların yönetmeni Michael Winterbottom, Berlin'de çok sükse yaptığı bu filmiyle bu kez kamerasını gerçekten yaşanmış bir drama yöneltmiş:İngiltere'de yaşayan Pakistanlı Asıf İkbal, annesinin ona evlenmek üzere bulduğu kızla tanışmak için memleketine döner. Burada eski dostları Ruhel, Şefik ve Münir ile buluşur. Dört arkadaş, bir camide dinledikleri hutbenin etkisiyle Afganistan'a gidip küçük bir macera yaşamaya ikna olurlar.

Dörtlünün Afganistan'a gidişi, ABD'nin Taliban'ı devirmek üzere yaptığı operasyona denk gelir. Kendilerini bir savaşın ortasında bulan gençler, süratle Pakistan'a dönmek üzere kolları sıvarlar. Ne var ki serüvenleri, Amerikan güçlerince yakalanıp terörist oldukları şüphesiyle Küba'daki Guantanamo üssüne götürülüne dek bitmeyecektir.

Arşiv görüntülerine ek olarak canlandırmalarla da bezenmiş, güçlü bir belgesel... >
SYRIANA
 
Yönetmen: Stephen Gaghan
Oyuncular: George Clooney, Matt Damon, Amanda Peet, Christopher Plummer, Kayvan Novak
Senaryo: Stephen Gaghan
Görüntü Yönetmeni: Robert Elswit
Müzik: Alexandre Desplat
Yapımcı: ABD
Yapım Yılı: 2005
Süre: 126 dak.
Filmin sitesi: http://syrianamovie.warnerbros.com/
Özet:Senaryosunu yazdığı Trafik ile uluslararası uyuşturucu kaçakçılığında dönen dolapları en ince ayrıntısına kadar deşifre eden Stephen Gaghan, yönetmen olarak karşımızda. Syriana’da bu kez küresel petrol endüstrisinde yaşanan yozlaşmayı tüm çıplaklığıyla perdeye taşıyor. "Tüm çıplaklığıyla" sözünü klişe bir deyiş olarak algılamayın çünkü hiçbir film, Ortadoğu’daki petrol savaşlarının perde arkasını Syriana kadar net yansıtamadı. Bu başarıdaki en temel etken, filmin 1976-1997 yılları arasında Ortadoğu’da CIA ajanı olarak görev yapan Robert Baer’in kitabından uyarlanması.
Stephen Gaghan elindeki metinle yetinmemiş, bizzat Robert Baer ile tam bir yıl boyunca Ortadoğu’da petrol dünyasının önemli şahsiyetleriyle görüşmeler yaptıktan sonra senaryoyu kaleme almış. Tıpkı Trafik’de olduğu gibi filmini birçok karakter ve iç içe geçmiş onlarca öyküyle anlatıyor. Filmin en önemli özelliklerinden birisi anlatımda dramatik kurguya yer verilmemesi. Filmde ne kendinizi özdeşleştireceğiniz bir kahraman var, ne de mide bulantısı duyacağınız bir kötü adam. Filmdeki gerçeklik duygusu o kadar net ki, yer yer "Bir belgesel mi izliyorum" sorusunu kendinize yöneltmek zorunda kalıyorsunuz.
Filmin en radikal başarısı, Hollywood’un politik filmlerde kullandığı "Sepetin içinden bazı çürük elmalar çıkar. Onları temizlerseniz sistem mükemmel şekilde işler" tezine darbe indirmesi. Oyuncuların performansı görülmeye değer. Özellikle de 30 günde 15 kilo alarak kamera karşısına çıkan George Clooney’nin, kendisine En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandıran CIA ajanı Bob Barnes portresi sinema tarihine geçecek cinsten. "En seksi erkek" imajıyla hatırlanmak istemediğini belirten Clooney’in, kariyerine İyi Geceler İyi Şanslar ve Syriana gibi nitelikli filmlerle devam edeceğini sinemaseverlere müjdeleyelim. Not: Dubai’de final sahnesini çekildiği gün Bush’un tekrar seçimleri kazandığı haberi alınmış. Gaghan durumu şöyle özetliyor: "Tüm ekibin morali bozulmuştu. O umutsuzlukla senaryodaki sondan farklı bir son çektik."
JARHEAD
 
Yönetmen: Sam Mendes
Oyuncular: Chris Cooper, Jake Gyllenhaal, Jamie Foxx
Senaryo: William Broyles
Görüntü Yönetmeni: Roger Deakins
Müzik: Thomas Newman, Tom Waits
Yapımcı: ABD
Yapım Yılı: 2005
Filmin sitesi: http://www.jarheadmovie.com
Özet:Üç kuşaktan beri asker olan bir aileden gelen 20 yaşındaki Anthony Swofford, Birinci Körfez Savaşında mücadele etmesi için 1990 yazında Suudi Arabistan çöllerine gönderildi.
Deniz piyadesi Swofford´un orada yaşadığı deneyimler, 2003 yılının çok satan kitabı "Jarhead"ın konusunu oluşturdu. Kendisinin kaleme aldığı anılar kitabında Suudi Arabistan çöllerinde bizzat yaşadığı deneyimleri olağanüstü dürüstlükle anlatmıştı. Swofford´un yazdığı kitap, The New York Times gazetesinin best-seller listesinde dokuz hafta kaldı. Aynı gazetede Swofford´un kitabıyla ilgili yayınlanan eleştiri yazısında, "Bir çeşit klasik... Askeri yaşam üzerine bugüne kadar yazılmış en iyi kitapları geride bırakacak, 1991 Körfez Savaşını konu alan çok güçlü bir anılar kitabı... Milyonlarca genç insanın yakından bildiği ama bugüne kadar çok az ifşa edilmiş gerçekleri anlatan cesur bir kitap..." yorumu yapılmıştı. The New York Times yazarlarından Michiko Kakutani ise "Jarhead" için şöyle yazıyordu: "Askerlik kültürünün keyifli maço yapısını ve savaş alanının varoluşçu yalnızlığını aynı anda yakalamayı başaran muhalif ama derin düşüncelerle dolu bir ses... Bir keskin nişancının sergilediği sabır gerektiren ve öldürücü sanatı daha iyi anlamamızı sağlıyor. Düşman saldırısını karşılamak için yapılan hazırlığın sıkıntılı ve terör dolu ritmini, bir savaşın çok müthiş fiziksel ve psikolojik maliyetini, savaş sırasında askerlerin paylaştığı duygusal bağları tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
MUNİH
 
Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular: Bana, Mathieu Kassovitz, Ciarán Hinds, Geoffrey Rush, Daniel Craig
Senaryo: Tony Kushner (George Jonas)
Görüntü Yönetmeni: Janusz Kaminski
Müzik: John Williams
Yapımcı: ABD
Yapım Yılı: 2005
Filmin sitesi: www.munichmovie.com
Özet:1972 Eylül ayında 900 milyon televizyon izleyicisinin gözleri önünde önceden tahmin edilemeyen bir terörist saldırı meydana geldi. Münih Olimpiyatları sırasında meydana gelen saldırıyla birlikte tüm dünya öngörülemeyen şiddet kavramıyla tanışmak zorunda kaldı. Almanya´nın Münih kentinde düzenlenen Yaz Olimpiyatlarının ikinci hafta devam ediyordu. Birçokları tarafından "Keyif ve Neşe Olimpiyatları" olarak adlandırılan oyunlarda heyecan doruğa çıkmıştı. Alman yüzücü Mark Spitz ve cimnastikçi Olga Korbut madalya üstüne madalya kazanırken tribünleri dolduran izleyicileri coşkuyla selamlıyorlardı.
Ansızın kendilerine Kara Eylül adını veren Filistinli bir grubun Olimpiyat Köyünü ele geçirdiği haberleri geldi. İsrail olimpik ekibinin iki üyesini öldürmüş, dokuz sporcuyu ve teknik adamı rehin almışlardı. Gerilim hızla tırmandı. Aradan 21 saat geçtikten sonra Jim McKay adlı televizyon sunucusu orada yaşanan trajik katliamı tüm dünyaya şu sözlerle açıkladı: "Hepsi öldüler." Münih´teki yaşanan terörü tüm dünya görürken bu olayın sonrasında gelişen gizli intikam operasyonu koyu bir esrar perdesi arkasında kaldı. İsrail gizli servisi Mossad tarafından başlatılan "Tanrının Gazabı" intikam operasyonu, modern zamanların en şiddetli ve en agresif suikast senaryolarından birisi olarak tarihe geçti. Yönetmen Steven Spielberg, 1972 Münih Olimpiyatları sırasında yaşanan olayları ve hemen ardından gelen "Tanrının Gazabı" operasyonunu yeni çalışması "Munich"te gözler önüne seriyor. İnsani detaylara ağırlık veren film, izleyiciyi alıp tarihin gizli kalmış bir dönemine götürüyor.
Hotel Rwanda
 
Yönetmen: Terry George
Oyuncular: Don Cheadle (Paul Rusesabagina),Sophie Okonedo (Tatiana Rusesabagina),Nick Nolte (Colonel Oliver),Joaquin Phoenix (Jack) , Jean Reno , Desmond Dube (Dube)
Senaryo: Terry George, Keir Pearson
Görüntü Yönetmeni: Robert Fraisse, Vincent G. Cox
Müzik: Rupert-Gregson Williams, Andrea Guerra, Martin Russell
Yapımcı: İngiltere / İtalya / Güney Afrika
Yapım Yılı: 2004
Filmin sitesi: www.apple.com
Özet:İnsanlık tarihinin en büyük soykırımlarından biri olan Ruanda soykırımı, "Hotel Rwanda" ile beyaz perdeye taşındı.Terry George'un senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini üstlendiği film 2004 yılında Oscar'a da aday gösterildi. İstanbul Film festivali'nde büyük ilgi gören film vizyonda. Ruanda, 1994. Aralarında büyük gerginlik bulunan iki etnik grup olan Hutu ve Tutsi'ler arasındaki barış görüşmeleri Hutu liderinin uçağının düşürülmesi ile son bulur.

Bunu fırsat bilen Hutu grubu, "hamamböcekleri" şeklinde adlandırdıkları Tutsileri sistematik şekilde öldürmeye başlarlar. Bölgedeki çok az sayıdaki Birleşmiş Milletler askeri olaylara müdahale etmekte yetersiz kalmaktadır. Dünyanın kılını kıpırdatmadan 100 gün boyunca izleyeceği ve yaklaşık 1 milyon kişinin öldürüleceği 20. yüzyılın en büyük soykırımlarından biri başlar. Bu arada Kigali şehrindeki beş yıldızlı otelin yöneticisi olan Paul Rusesabagina, kendisi de bir Hutu olmasına rağmen, Tutsileri otelinde saklayarak kurtarmaya çalışmakta ve kendisinin ve ailesinin hayatını büyük riske atmaktadır.
Çarpışma
(Crash)
Yönetmen: Paul Haggis
Oyuncular: Jennifer Esposito,
Sandra Bullock,
Don Cheadle, Matt Dillon
Senaryo: Paul Haggis, Robert Moresco
Görüntü Yönetmeni: James Muro, Dana Gonzales
Müzik: Mark Isham, Shani Rigsbee
Yapımcı: ABD / Almanya
Yapım Yılı: 2004
Filmin sitesi: www.crashfilm.com
Özet:Brentwood’lu ev kadınıyla savcı kocası. İranlı dükkan sahibi. Aynı zamanda sevgili olan iki polis memuru. Zenci televizyon yöneticisi ve karısı. Meksikalı anahtarcı. İki araba hırsızı. Acemi bir polis. Koreli orta yaşlı çift… Hepsi de Los Angeles’ta yaşıyor ve önümüzdeki 36 saat içinde hepsi çatışacak!

Amerika’da ırklararası çatışmanın karmaşık yapısına kışkırtıcı, cesur bir bakış sunan “Crash”, izleyicileri kendi önyargılarını sorgulamaya zorlayan son derece dikkat çekici bir yapım. 11 Eylül sonrası Los Angeles’ta çeşitli kültürlerin biraradalığına odaklanan bu zorlayıcı şehir draması, farklı etnik kökenlerden karakterlerin çeşitli yollarla karşılaşmalarını, birbirlerinin hayatlarına girip çıktıklarında yaşanan korku ve yobazlığı farklı bakış açılarıyla işliyor. Hoşgörüsüzlük meydan savaşında kimse güvende değil. Ve kimse şiddeti yaratan; hayatları değiştiren üstü kapalı öfkeye karşı bağışıklığa sahip değil! Asla önceden kestirilemeyen yapısıyla “Crash”, siyah ve beyaz, kurban ve saldırgan arasındaki gri bölgeyi cüretkâr bir şekilde irdeliyor… Sunduğu çözümlerse hiç de öyle kolayca yenilir yutulur cinsten çözümler değil!

Çevirmen
(Interpreter, The)

Yönetmen: Sydney Pollack
Oyuncular: Nicole Kidman, Sean Penn, Catherine Keener
Senaryo: Martin Stellman, Brian Ward, Charles Randolph, Scott Frank, Steven Zaillian
Görüntü Yönetmeni: Darius Khondji
Müzik: James Newton Howard
Kostüm Tasarımcısı: Albert Wolsky
Yapımcı: İngiltere
Dağıtımcı: Özen Film
Yapım Yılı: 2005
Filmin sitesi: www.theinterpretermovie.com
Özet: Birleşmiş Milletler'de çevirmen olarak görev yapan Silvia Broome (Nicole Kidman), Genel Kurul'da konuşma yapacak olan Afrikalı bir devlet başkanına yönelik suikast planından haberdar olur. Suikastçilerin hedefleri arasında artık kendisi de vardır. Yine de Silvia çaresizlik içinde bu komploya engel olmaya çalışır. Hayatta kalabilmesi birilerinin ona inanmasına bağlıdır. Silvia'yı korumakla görevli olan Tobin Keller adlı federal ajan (Sean Penn), genç kadının doğruyu söylemiyor olabileceğinden kuşku duymaktadır. Silvia ile Tobin, doğaları gereği hayata farklı açılardan bakmaktadır.
Silvia sözcüklerin gücüne ve kutsallığına inanan bir Birleşmiş Milletler çevirmenidir. Tobin ise insanların ne söylediğine aldırmadan onların davranışlarını okumayı ilke edinmiş bir gizli servis ajanıdır.
Filmin en önemli özelliklerinden birisi, Birleşmiş Milletler'in New York'taki tarihi binasının iç mekanlarında çekimine izin verilen ilk film olması... Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, filmin yönetmeni Sydney Pollack ile tanıştıktan sonra Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi yetkilileriyle görüşerek prodüksiyon ekiplerine çekim izni verilmesini sağlamıştı.


Çöküş
(The Downfall)


Yönetmen: Oliver Hirschbiegel
Oyuncular: Alexandra Maria Lara, Corinna Harfouch, Juliane Köhler,
Bruno Ganz
Senaryo: Bernd Eichinger
Görüntü Yönetmeni: Rainer Klausmann
Müzik: Stephan Zacharias
Kostüm Tasarımcısı: Albert Wolsky
Yapımcı: Almanya / İtalya
Dağıtımcı: Özen Film
Yapım Yılı: 2004
Süre: 150 dak.
Filmin sitesi: www.downfallthefilm.com
Özet: Berlin, Nisan 1945... Bir ulus yıkılışını bekliyor... Başkent sokaklarında öfke ve şiddetle çarpışan insanlar var... Hitler ve yakın arkadaşları kendilerini barikatların ardında güvene almışlardır. Aralarında Führer'in özel sekreteri Traudl Junge da vardır. Sokaklarda ise savaş çığlıkları yankılanmaktadır. Berlin artık düşmüş bir kaledir fakat Hitler şehirden çıkmayı kabul etmemektedir. Halkının son neferleri dışarıda savaşın gücü ile yok edilirken o son yolculuğuna hazırlanmaktadır. Birlikte intihar etmeden birkaç saat önce Eva Braun ile evlenirler. Cesetleri öldükten sonra yakılır ve böylece düşman eline geçmez... Onlar gibi bir çokları da intihar etmeyi seçmişlerdir... Magda Goebbels durum gittikçe ümitsizleştiğinde kendisi ve kocası intihar etmeden altı çocuğunu da zehirleyerek öldürür... Bu olaydan çok kısa bir süre sonra Traudl Junge ve birkaç kişi kaçmayı başarır...
Senarist ve yapımcı Bernd Eichinger tarihçi Joachim Fest'in kitabı "Der Untergang" The Downfall: Inside's Hitler Bunker, The Last Days of The Third Reich"ı okuduğunda yıllardır kafasında geliştirdiği filmin hikayesini bulduğuna inanmıştı. Fakat bu öyle bir hikayeydi ki henüz ne insanlık tarihi ne de Alman izleyicisi buna hazırdı. Fess'in kitabı Reich'ın son günlerini anlatıyordu. Ve Eichinger kitapta uzun zamandır aradığını bulmuştu. Hitler'in ve çevresindeki insanların 12 yıl boyunca yaşadıkları serüvenin son on iki gününe dikkat çekiyordu.

Mançuryalı Adam
(The Manchurian Candidate)

Yönetmen: Jonathan Demme
Oyuncular: Jon Voight, Jeffrey Wright, Denzel Washington, Meryl Streep, Liev Schreiber
Senaryo: Daniel Pyne, Dean Georgaris
(George Axelrod)
Görüntü Yönetmeni: Tak Fujimoto
Müzik: Rachel Portman
Kostüm Tasarımcısı: Albert Wolsky
Yapımcı: ABD
Dağıtımcı: UIP Film
Yapım Yılı: 2004
Süre: 130 dak.
Filmin sitesi: www.manchurianmovie.com
Özet: Oscar ödüllü yönetmen Jonathan Demme´den yeniden çevrilen bir politik gerilim filmi...
Sonuçları sadece ABD halkını değil, gezegenimizdeki tüm insanları ilgilendiren Amerikan Başkanlık seçimlerinde perde arkasında dönen büyük komplolar. Seçimlere müdahale eden uluslararası tekeller ve başkanlık sisteminin zayıf yanları, ABD sistemine içerden eleştirel bir bakış...


Motorsiklet Günlüğü
(The Motorcycle Diaries)

Yönetmen: Walter Sales
Oyuncular: Mercedes Morán Gael Garcia Bernal Susana Lanteri Mía Maestro
Senaryo : Jose Rivera
Senaryo: Jose Rivera
Görüntü Yönetmeni: Eric Gautier
Müzik: Gustavo Santaolalla
Yapımcı: Arjantin /Şili /Peru /ABD
Yapım Yılı: 2004
Süre: 126 dak.
Filmin sitesi: www.motorcyclediariesmovie.com
Özet: Küba'nın devrimci lideri Che Guevara'nın anılarına dayanan "Motorsiklet Günlüğü", Guevara'nın 1950'lerin başlarında henüz 23 yaşındayken yakın arkadaşı Alberto Granado ile birlikte motorsiklet üzerinde Güney Amerika'yı baştan başa dolaşırken başından geçenleri perdeye yansıtıyor. Oldukça romantik bir macera duygusuyla, 1939 Norton 500 model eski bir motosikletle Buenos Aires'i terk eden iki genç, sekiz ay sürecek yolculuklarının başında motorları bozulunca yola otostopla devam eder. Yolculukları sırasında karşılaştıkları Latin Amerika manzarası, o güne dek bildiklerinden epeyce farklıdır. Peru Amazonu'nun derinlerindeki cüzam kolonisine vardıklarında ise, insanların eşit pay alamadığı ekonomik sistemi sorgulamaya başlarlar. Kolonideki deneyimleri, gelecekteki ahlâki ve siyasi yaşamlarını belirleyerek kişiliklerini şekillendirecektir...